6 Mayıs 2014 Salı

Takım Arabasında Neler Oluyor?

Bisiklet yarışlarının gizemli öğelerinden biri, hiç şüphesiz takım arabalarıdır. Yarış boyunca pelotonun arkasında düşük hızlarda seyreden ve bir aksiyon olsa da ortasına girseler diye beklenen bu arabaların içinde neler olup bittiğini hep merak etmişimdir. Eğer siz de merak ediyorsanız, Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu'nda görev aldığım Belkin takımının araçlarıyla ilgili aktaracaklarımı dikkatli okuyun.

Bu adamların bu kadar saat yolda canı sıkılmıyor mu? Bisikletçiler yanlarına yanaştıklarında ne konuşuyorlar? Matara verirken olay arabanın içinden nasıl görünüyor? Acıkınca ne yapıyorlar? Peki ya bir ihtiyaçları olduğunda ne oluyor? Yarışı takip ederken heyecanlanıyorlar mı?

Yarış esnasında neler olduğunu anlatmadan önce, takım araçları hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Her takımın iki takım aracı vardı. Biri pelotona yakın, diğeri uzakta seyreden bu araçların bagajlarında, içinde mataraların ve başka içeceklerin olduğu iki adet büyük soğutucu bulunuyor. Yedek kask, ayakkabı, forma, çanta ve beslenme için gerekli jel ve barların taşındığı arabaların ikisinde de telsiz sistemi var ve direkt olarak yarış radyosundan yayın alıyorlar. Pelotona yakın seyreden araçta bisiklet ve jant seti sayısı daha fazla. Bu araç, bisikletçilerle beraber yarışa başlıyor ve sürekli olarak pelotonla hareket ediyor. Diğer araç ise, başlangıçtan biraz önce yola çıkıyor ve feed zone olarak geçen beslenme bölgesine varıyor. Bisikletçiler gelip beslenme bölgesinden çantalarını aldıktan sonra, bu araç da pelotona dahil oluyor ve her takımın o andan itibaren pelotonla beraber ilerleyen iki aracı olmuş oluyor. Türkiye'deki bu bisiklet turu, UCI World Tour kapsamında olmadığından, araçlardaki telsiz sistemi sporcularla iletişim kurulmasına izin verilen sistemlerden değil. O zaman nasıl sporcularla iletişim kuruyorlar? diye soracak olursanız, bunun cevabı yarış öncesinde saklı. Yarıştan önce belirlenen tahmini mesafelerde, yine önceden belirlenmiş olan bisikletçi elini kaldırıyor. Bunu gören sorumlular yarış radyosuna durumu bildiriyorlar ve yarış radyosundan derhal anons geliyor: Belkin to the peloton! Belkin to the peloton! Ardından birinci araç hızlanıyor. Diğer araçlar da bu anonsu duyduğundan, sağa doğru çekilip yol açıyorlar. Yanaşan sporcuya verilen taktikleri, sporcu tekrar pelotona dahil olduğuna takım arkadaşlarıyla paylaşıyor. Hem takımın sözcülüğünü yapıyor hem de köprü kurmuş oluyor. Yarış içi iletişim böyle sağlanmış oluyor. Bu sistem, bir ihtiyaç olduğunda da bu şekilde işliyor. Teknik arıza, domestiğe jel ve matara verilmesi veya herhangi bir acil durumda yine bu tip anonslarla takım aracı haberdar ediliyor. Bir kaza anında ise, o kazaya karışmış takımların isimleri okunuyor ve o araçların öncelikli olarak pelotona yaklaşmaları sağlanıyor. Bizim takımda birinci aracı sportif direktör kullanıyordu. Diğer iki kişi ise teknisyen ve takım doktoruydu. İkinci araç ise masör tarafından kullanılıyordu. Yanında o günün görev dağılımına göre ya diğer teknisyen oluyor ya da kimse olmuyordu.

Yarış başlamadan önce çıkan ve beslenme çantalarını verdikten sonra yarışa dahil olan ikinci araç için yol hikayesi ikiye bölünmüş durumda diyebilirim. İlk yarısında saatte ortalama 80-100 kilometre hızla ilerleyen bu araç, ikinci yarısında pelotonun hızına ayak uydurmak durumunda kalıyor. Bizim masör bundan oldukça sıkılmış olacak ki, pelotonun daha hızlı olmasını isteyip duruyordu. Tırmanışlara gelince oluşan yavaşlıktan nefret ediyordu. Kaçış grubunun derhal yakalanması gerektiğini savunan ve tempoyu yükseltmekte geç kalan pelotona ağzına geleni saymaktan çekinmeyen masörümüz, yarış sonunda zevkten dört köşe oluyordu. Yüzündeki oh! bu da bitti! ifadesini hiç unutmuyorum. Tırmanışlarda o kadar yavaşlıyoruz ki, araba rölantide gitmekten titremeye başlıyordu. Bu da bende beşik etkisi yaratıyordu. Tırmanışı bol etaplardan birinde yirmi dakika kadar kestirmişim. Beslenme bölgesine araç götürmek, her takımın yaptığı bir şey değil. Yani her takım oraya bir araç bırakmıyor. Bazıları en başından itibaren peloton ile olabiliyor. Araç beslenme bölgesine vardıktan sonra, bekleyiş başlıyor. Bisikletçilere gelene kadar, yarış radyosu eşliğinde verilen kumanyaya gömülme haricinde başka bir şey yapmıyorduk. Kabul ediyorum; bu araç biraz sıkıcı. Hem yarışın yarısında ortalıkta olmuyor, hem de takip ettiği esnada pelotona en uzak mesafede duruyor. Çok gerilere düşmemiş bisikletçiler yoksa, bisikletçi görme şansınız hemen hemen yok gibi oluyor bu araç içindeyken. Sadece ilk araç ihtiyaç molasından ötürü pelotonu takip etmediği esnada öne gidebiliyorduk onun yerini almak için. Öyle anlarda gazı köklemeye bayılıyordu bizim masör. O, hep aynı işi yaptığı için çok sıkılmıştı elbette ama benim için bisikletçilere beslenme çantalarının verildiği o bir dakikalık süreç bile bu sıkıcılığı çekmeye değer. Çantaları teslim edince kendinizi bir halt hissetmenize yol açan o bir şeyi başarmış olma durumu gururunuzu okşayıveriyor.

Yarışın en başından itibaren pelotonun arkasında ilerleyen birinci araç ise, beraber yolculuk ettiğim kişiler sayesinde iki etapta da oldukça zevkli bir hal almıştı. İlk ve son etapta içinde yer aldığım bu aracın eğlencesi oldukça boldu. Bir kere sürekli diğer araçların sürücüleriyle şakalaşma halindelerdi. Korna çalmalar, birbirlerine camdan matarayla su sıkmalar, aniden önüne kırmalar falan derken yolculuğu eğlenceli hale getirmeye çalışıyorlardı. Mataraların içinde sadece su yok elbette. Enerji takviyesi için karışımlar var. Üzerime gelip pantolonumu yapış yapış yapmışlardı. Bunları herkes yapmıyor elbette. Bizim çatlak Hollandalılar ve genelde İtalyanlar arasında geçiyordu bu tip şeyler. Bir de İngilizcesi bok gibi olan sarhoş Polonyalılar! Halkın yoğun ilgi gösterdiği bölgelerden geçerken bizim araç biraz daha yavaşlıyordu, zira ikisi de etrafta güzel kız olup olmadığına bakıyordu. Laf atmalar, güzel mi değil mi diye tartışmalar ve belden aşağı muhabbetin dibine vurmalar eşliğinde yolda ilerliyorduk. Bana sürekli Türk kızlarını sorup durdular. Tam da adamına! Bir ara masörlerden birinin karısının göğüslerinin küçük olduğundan bahsediyorlardı. Evlenip çocuk yaptıktan sonra nasıl da büyüdüğüne oldukça şaşırmışlardı anlaşılan. Yolda canları sıkılınca soğutucudan birer kola alıp içiyor, sonra geğirme yarışması yapıyorlardı. Ben de katıldım aralarına elbette. Çıkıntılık yapmayı hiç sevmem(!) Yemek vakti geldiğinde kumanyaları açıp hep beraber yemek yiyorduk. Bir keresinde bizim direktörün daha yemeği bitmeden yarış radyosundan pelotona gitmemiz istenmişti. Ciddi bir şey olmadığı, matara ve besin dağıtımı olduğunu biliyorlardı. Şu yemeğim bitsin öyle gideriz diyen direktör beni dumurlardan dumurlara sürüklemişti. Adamlar bisiklet tepesinde acıkıyor, bizimki araba altında yemeğim bitsin diyor. Güler misin ağlar mısın bilemedim. İhtiyaç molası verdiklerinde yolun kenarına işerken birbirleriyle konuşmaya devam ediyorlardı. Öyle belirlenmiş özel bir yerleri yok. Kafalarına göre bir yer seçip işiyorlar. İlk etapta deniz manzarası çok güzeldi diye denize karşı işemek istemişlerdi. Son etapta da köprüye çıkarken köprünün ilk göründüğü virajdan hemen sonra işediler. Tam o esnada da yine peloton anonsu geldi. Bir bisikletçimiz, tam da köprünün üzerinde lastik patlatmıştı. Onun yardımına geç kalmamızın sebebi, bizim paşaların işemeyi bile bir keyif unsuru haline getirmiş olmalarıydı. Öyle ya; boğaza karşı işemek harika bir fırsattı. Yedek tekerleği taktıktan sonra yerine dönen teknisyen, kumanyanın üzerine oturunca, kumanyanın içindeki ayranı patlattı ve her yeri ayran oldu. Bütün İstanbul etabını iki büklüm şekilde geçirmek zorunda kaldığı için, etap sonunun gelmesini sabırsızlıkla beklemişti. Zaman zaman yarış radyosundaki adamın aksanıyla dalga geçtikleri de oluyordu. Özellikle Fransızca konuşan adamın taklidini yaparken çok eğleniyorlardı. Telefondan sevdikleri bir şarkıyı açıp dinlerken, yarış radyosunun sesini kısıyorlardı. Yapacak hiçbir şey bulamasalar, Whatsapp grubundan o esnada otelde veya diğer araçta olan personele mesaj atıp geyik muhabbeti çeviren bu adamlarla yolculuk etmek oldukça keyifliydi ve ikisinde de yarışın nasıl sona erdiğini anlamamıştım bile.

Son etabın sonunda bizim takım arabasını gören herkes onun fotoğrafını çekiyordu. Sebebi mi? Bizimkiler arabanın ismini değiştirmişlerdi.

Domestiklere matara teslimatının görüntüleri için buraya tıklayın

Son etaptaki sprint taktiği konuşmasının görüntüleri için buraya tıklayın

TUR'da çekilen fotoğrafların olduğu albüm için buraya tıklayın

TUR'da çekilen videoların olduğu albüm için buraya tıklayın

3 yorum:

  1. Her iki yazınız sayesinde merak ettiğim birçok konu hakkında fikir sahibi oldum. Teşekkür ederim. Podyum kızlarının, kazanan bisikletçileri, bırakın öpmeyi "dokunma bana" ifadesiyle ellerini bile sıkmaması konusunda bir bilginiz var mı? Eurosport, Cavendish'in kazandığı ilk etaptaki görüntüyü Watts' a almış bile...

    YanıtlaSil
  2. Eğlenceli geçmiş anlaşılan. Perde arkasini bize tur boyunca aktardigin için teşekkürler. Darısı tüm bisiklet sevdalılarına.

    YanıtlaSil
  3. Gökhan.Kutluer. Ben Eski bir bisikletçiyim. Yaş oldu 50 . Blogunuzu Türkiye Turu dolayısıyla keşfettim. Zevkle anlatımlarınız okuyorum. Bisiklet sporuna duyarlılığınızın ünlü bisikletçilerin yer aldığı bir turda sadece görev almış olmakla sınırlı olmadığını hissettim. Biz eskimiş milli bisikletçiler facebokta "TÜRK Bisiklet SPORU" adı altında bir sayfa oluşturduk. Geçmişi sadece resimlerle değil, Türk bisiklet sporunun bir dönemini, özellikle yarışmaları yazılı anlatımlarıyla konu ediyoruz. İlginizi çeker mi bilmem ama sizin yazılı anlatımlarınızın sayfamıza katkı vereceğimi düşünüyorum. Arşivi olmayan bir bisiklet sporu federasyonu olduğu düşünülünce, yazdıklarımızın, yayınladığımız yarış sonuçlarının ileride çok değerli dokümanlar durumuna geleceğinin bilincindeyiz. Sizinde aramızda olmasını isteriz.. Sevgi ve selamlarımla İbrahim Pekcan

    YanıtlaSil