20 Haziran 2018 Çarşamba

Bisiklet Birleştirir


İtalya’ya günün son seferini yapan Venedik uçağı tekerleklerini pistten alır almaz gözlüğümü taktım ve sayfalarının arasında sıkıştırdığım kurşun kalemimle birlikte Paul Fattaruso’nun Bisiklet’ini okumaya başladım.
Kitabı kısa İstanbul seyahatim sırasında görüşme fırsatı bulduğum; her gününü bulunduğu yere imzasını atarak geçiren, yaptığı işten aldığı keyifle kendi kendini motive etmeyi başarabilen ve konu bisiklet olduğunda ortak zevklerden söz edebildiğim ender insanlardan biri olan sevgili dostum Halil'den almıştım.
Armağan ettiği kitabın yazarı ise hem düşünceli hem de okuyucusuna oldukça saygılı. Öyle ki kitabın sonunda onlara birkaç boş sayfa bile bırakmış. Yani sadece kendini anlatmamış, okuyucusunu dinlemeyi de akıl etmiş. Empati önemli…
İçinden bisiklet geçen her öyküde olduğu gibi bu kitapta da bisiklet kelimesinin geçtiği her cümlede bolca tutkuya rastlamak mümkün. Tıpkı bisikletin bulaştığı her hayatta biraz melankoli olması gibi…
***
Çocukluğumdan bu yana sabahları erkenden uyanıyorum. Her ihtimale karşı kurduğum alarmdan önce gözlerimi açıyor ve hangi melodi olursa olsun sabahın o saatinde oldukça rahatsız edici gelen o tiz sesleri duymadan alarmı kapatıyorum. Belki küçüklüğümde harika bir uyku terbiyesi almışımdır. Ya da vücut saatim kusursuz işliyordur...
Başucumda, üzerinde kapağın yarısını kaplayacak büyüklükte bir yol bisikleti çizimi yer alan gri bir kitap duruyor. Gri çünkü o bir hobi ya da kişisel gelişim kitabı değil. Donny Perry’nin yıllarını verdiği bisiklet sektörü için kaleme aldığı Leading Out Retail, bir bisiklet mağazasının nasıl olması gerektiğinden, bisikletin sunumuna ve satışına kadar tüm detayları oldukça sıra dışı bir tarzda tek tek aktarıyor. Bundan beş yıl önce bisikleti hobimden işime çevirdiğim sırada karşıma çıkan ilk isim olan ve pazarlama konusunda kendini son derece iyi donatan Özgür’ün tavsiyesiyle edindiğim kitabı önceki akşamdan arka kapağında kalan yusyuvarlak ve kahverengi lekesiyle beraber yanıma alıp evden ayrılıyorum.
Sokağın sonuna varınca ulaştığım küçük meydandaki bisiklet park yerleri boş. Evden çıkarken saate bakmadım ama sanırım bu sabah işe biraz geç kalacağım. Yavaş yavaş pedal çevirerek biraz daha ilerliyorum. Meydanın bu bölümünden hızlı geçmeyi sevmiyorum çünkü güneşin eski evlerin ve civardaki dar sokakların arasından kendine fırsat bulup bize ulaşabildiği o kısıtlı vakitteyim ve sabahın bu saatinde sırtımı ısıtan güneş kadar beni mutlu edebilecek başka hiçbir şey yok.
Köşedeki fırın kapısının önüne bisikleti çoktan çıkarmış. Evet, evet… Kesinlikle geç kalacağım. Bisikletimi vitrine yaslayıp fırına giriyorum.
- Buongiorno!
- Ciao! Buongiorno!

Hem çalışanlarla hem de o esnada fırında olan diğer müşterilerle selamlaşıyorum. Küçük yerde yaşamanın avantajlarından biri, gördüğünüz herkesle her an sanki onları uzun süredir tanıyormuşsunuz gibi selamlaşabilmek. Siparişimi verirken bisikletiyle yaşadığı basit bir problem için benden çözüm önerisi alan Francesca, çalıştığı fırının bisikleti sadece dekor olarak görmediğinin basit bir kanıtı olarak tüm samimiyetiyle karşımda duruyor. Masmavi gözlerini ben daha içeri girmeden vitrinin diğer yanından bisikletime çevirdiğini itiraf etmesinin ardından, peşi sıra söylediği iltifat dolu cümlelerden yüzü kızaran bisikletimi yasladığım yerden alıp yoluma devam ediyorum.
Şehrin duvarlarla çevrili tarihi kısmından ayrıldıktan hemen sonra kırmızı ışığa yakalanıyorum. Yaptığım tüm cambazlıklara rağmen dengemi uzun süre koruyamıyor; tek ayağımı pedaldan çekip yere koyuyorum. Dirseklerimi gidona yaslayıp önümden geçen arabaların bitmesini beklerken yanıma yağsız zincirlerinden kulak tırmalayan sesler gelen iki bisiklet daha yanaşıyor. Işıkların diğer yanındaysa bembeyaz sepetli bisikletiyle orta yaşlı zarif bir kadın duruyor. Günün bu saatinde bisiklet trafiği en az arabalarınki kadar yoğun.
Birbirimize yol vererek ışıklardan karşıya geçiyoruz ve farklı kavşaklardan aramıza katılanlara gülümsüyor, ayrılanlara ise iyi günler diliyoruz. Hemen her sabah karşılaştığım Lorenzo, bu sabah neden oğlunun bisikletini ödünç aldığını anlatırken ilk kilometreyi tamamlıyoruz ve o kısa bir süre sora caddeden ayrılarak çalıştığı mağazaya yöneliyor. Benim yolum nispeten uzun olduğundan yolun büyük kısmını yalnız geçiriyorum. Yanımdan geçen arabalar genelde benimle olan mesafesini koruyor ve beni tehlikeye atmayacak şekilde uzaklaşıp yoluna devam ediyor. Yol sakinleştiğinde ellerimi gidondan çekip telefonumla meşgul olmaya başlıyor, Instagram ve Twitter hesabımdan anlık fotoğraflar paylaşıyorum. İşe bisiklet gitmek, beni takip eden diğer bisiklet tutkunlarıyla paylaşmaya değecek kadar keyifli ve güzel.
Ofis merdivenlerinden daha yeni boyanan duvarlara dikkat ederek çıktıktan sonra bisikletimi masamın hemen yanındaki duvara yaslıyor ve ceketimi çıkarıyorum. Masamda henüz jelatiniyle duran bisiklet dergilerini biraz karıştırdıktan sonra birkaç saat gibi görünen ama aslında her gün yapılınca sonsuzluğa bürünen işlerime gömülüyorum.
Markayı yeni duyan biri bisiklet modellerini merak ediyor ve en iyisi hangisi diye soruyor. En iyi bisikleti belirlemenin en iyi yolunun onun pahasından değil de amacına uygun kullanımından ve kişinin ihtiyaçlarına en iyi şekilde cevap verebilmesinden geçtiğini açıkladıktan sonra sosyal medya hesaplarından gelen diğer soru ve yorumlarla meşgul oluyorum.
Test için yolladığımız bisikletlerden bazılarının inceleme yazısı ve fotoğrafları gelen kutusuna düşer düşmez günün ikinci kahvesiyle onları incelemeye başlıyorum. Ardından internet sitesinin yenilenmesi için yaptığımız toplantının saati geliyor ve bu işten sorumlu firmanın toplantıya bisikletiyle gelen çalışanı Paolo ile birlikte bisiklet kullanıcılarının sitede en çok neyi görmek istediğine dair fikir yürütmeye başlıyoruz.
Yemek vakti geldiğinde, kalorilerin bir kısmını yakmak ve ofisten uzaklaşıp yeniden hayata karışmak için bisikletime atlayıp bazen yakındaki restorana bazen de kendi pişirdiğim yemeği yemek için evime gidip geliyorum. Bu sayede günün ikinci yarısı biraz daha çekilir hale geliyor. Çok sevdiğim bisikletlerle ya da iyi anlaştığım kişilerle de olsam, zorunluluk halinde yapılan her şey ‘iş’ olarak hayatımda durduğunda oldukça sıkılıyorum.
Saat 16:00 olduğunda, bir dakika bile geciktirmeden eşyalarımı topluyor ve ofisten tüm hızımla uzaklaşıyorum. Ancak elbette hızımın bir limiti var ve onu geçmeyi sevmiyorum, zira bisikletine her zaman şık ve özenli binmeyi tercih edenlerdenim. Şehirde bisiklet sürmek, bulunduğunuz şehrin genel havasına yakıştığınız sürece keyifli. Bu yüzden, Cycle-Chic akımının sıkı bir destekçisi olarak o güzelim tarih kokan sokaklarda ulaşım amaçlı bisiklet sürerken öyle enteresan renklerde kıyafetleri ya da antrenman için üretilmiş tayt, forma gibi ürünleri kullanmayı tercih etmiyorum.
Şehre ulaştıktan sonra eve uğramadan önce günün bu saatinde hemen herkesin yaptığı gibi ben de barın güneş gören masalarından birine oturup İkinci Dünya Savaşı sırasında şaraptan sıkılan askerlerin yaratıcılığıyla ortaya çıkan Spritz’ten sipariş ediyorum. Sudan birazcık daha pahalı olan bu içkiyi içerken birbirine gününü özetleyen, dedikodu yapan ya da kalan son işlerini halleden kimselerin aksine ben, yanımdan ya da karşımdan geçen bisikletleri seyrediyorum. Onun selesi alçak, bunun bisikleti büyük, şunun gidonu yanlış ayarlanmış… Ben mesleki deformasyonun doruklarında dolaşırken Anna patates cipslerimi tazeliyor ve heyecanla yeni alacağı bisikletin nasıl gözüktüğünü anlatmaya başlıyor. Gidon bandının renginden emin olmasa da oldukça mutlu gözüküyor ve bisikleti teslim alacağı güne göre ayarladığı izin gününü iple çekiyor.
Hesabı ödemeye hazırlanırken çaprazımdaki masaya pırıl pırıl bir çelik bisiklet yanaşıyor. Oldukça itinalı bir biçimde barın duvarına yaslanan bisikletin sahibi de en az bisikleti kadar şık ve özenli görünüyor. O incecik çelik boruların özenle oluşturulmuş kaynak noktalarındaki muazzam işçilik ve renklerindeki zarafet beni büyülerken, aklıma Aytaç’ın kendi ölçülerine özel yaptırdığı bisiklet ve İtalya’daki bisiklet kültürüne dair söylediği sözler geliyor. Gerçekten de her köşe başından birbirinden güzel bisikletler çıkıyor…
Binanın girişinde durmuş anahtarları arıyorum ancak çantamdaki kalabalığı fırsat bilen hemen karşı apartmanın giriş katındaki şarap evinin sahibi Matteo, bana gençliğinde kullandığı yedi ruble dişlisi bulunan bisikletini anlatmaya başlıyor. Kısa bir sohbetin ardından güzel bir şarap tavsiyesi alıyor ve kapıyı açıp avluya giriyorum. Bisikletimi avludaki diğer bisikletlerin yanına kilitlemeden doğrudan evimin kapısından içeri girdikten sonra nemli bir bezle üzerindeki tozu alıyorum ve tertemiz olduğundan emin olduktan sonra onu aldığım yere; yatak odama geri götürüyorum.
***
Yaşadığım yer dünyanın en ünlü bisiklet kenti değil. Öyle çok uzun bisiklet yolları ya da bisiklet odaklı tasarlanmış cadde veya sokakları da yok. Hatta güzel bisiklet mağazalarının sayısı bir elin parmaklarını bile geçemez. Ancak ben yine de kendimi burada yabancı gibi hissetmiyorum. Neden biliyor musunuz? Çünkü herkesin bisikletten haberi var.
Onun ne olduğundan, nasıl ihtiyaçları olduğundan, nasıl ve kimler tarafından nerede kullanıldığından, kullanırken ne giyildiğinden ve kullanırken nelere dikkat edilmesi gerektiğinden haberleri var. Yanından çok yakın ve hızla geçilirse dengesinin bozulabileceğini biliyorlar. Ya da dar bir yolda sıkıştırmak yerine yol genişleyene kadar arkasında kalmak gerektiğini… Antrenmandan dönen taytlı birini gördüklerinde garip karşılamıyorlar çünkü onların da arkadaşlarından ya da ailesinden birileri aynı halde oradan daha önce geçmiş oluyor.
Aralarında bisiklet sürmeyi bilmeyenler de var ama bu onlar için bir bahane olmaktan çoktan çıkmış. Ülkelerini baştanbaşa dolaşan üç haftalık bir yarışa ev sahipliği yapan İtalyanlar, her ne kadar futbolla bisikletten daha çok ilgilenseler de bisikletin hem sportif hem de kültürel değerlerinin bir hayli farkındalar. Bunu girdiğiniz bir barda duvarda çerçeveli duran bisiklet formasından anlayabilirsiniz. Ya da bir pizza restoranının girişinde bulunan bisiklet park yerlerinden…
Bu durum elbette belli bir sürecin sonucu olarak karşımızda duruyor. Elverişli doğa şartları, spora ve sporcuya değer veren bir toplum, gençlere sadece üniversite mezunu olmayı değil sanatçılığı da aşılayan bir eğitim sistemi, çocukları spora teşvik eden yöneticiler ve her yanda görmenin mümkün olduğu bisikletler…
Her ne kadar bireysel bir spor dalı olarak gözükse de bisiklet, son derece birleştirici özelliği bulunan ve kişilerin kültürel geçmişlerini hiçe sayarak onları tek bir merkezde toplayabilen bir mıknatıs gibi adeta. Birbiriyle aynı dili bile konuşmayan iki insanın söz konusu bisiklet olduğunda birbirlerine neler anlatabildiğine şahit olduktan sonra buna olan inancım ikiye katlandı. Söz konusu bisiklet olduğunda ne onca ismin bir anlamı kalıyor ne de nerede doğmuş olduğunuzun…
Bisiklet, herkese cesurca göstermeniz gereken bir araç ve hatta bir arkadaştır. Balkonda ya da kömürlükte güneşi bir sonraki görüşüne dek kaderiyle baş başa bırakılacak bir karne hediyesi değil, hayatın tam ortasında ve herkesin gözü önünde övünerek kullanılacak bir ulaşım aracıdır.
Gittiğiniz yere götürün, telefonunuzda fotoğrafları olsun, başkalarınınkine bakın ve hatta kıskanın… İnsana dair ne varsa en çok onunla yaşayın çünkü bisiklet ruhunuza dokunabilen yegâne metadır.

Bu yazı OutdoorFitness Türkiye dergisinde Gökhan Kutluer imzasıyla yayınlanmıştır.

4 Mart 2018 Pazar

Şehirde Bisiklet Giyimi

Instagram hesabımdan paylaştığım fotoğraflara ilişkin gelen sorulardan bir derleme yapsam, öyle tahmin ediyorum ki listenin en başında bisiklet giyimine dair olanlar yer alır.

''Pantolonunun paçası aynakola değmiyor mu?''

''Bir süre sonra pantolonunun diz kısımlarında bozulmalar olmuyor mu?''

''Terlemiyor musun?''

Bunlar gibi pek çok soruya tek tek yanıt vermek yerine derli toplu bir yazı hazırlamak istedim.

Öncelikle bisiklet giyimini iki ana başlık altında ele almak gerek. Birincisi, elbette işin sportif tarafıyla; antrenmana çıkarken giydiklerimiz ve onların kendi aralarındaki mevsimsel ayrışmaları ile alakalı. İkincisi ise günlük hayatta sık sık bisiklet kullanan kimselerin kıyafetleriyle alakalı. Daha önce birinci konuyla alakalı Denge Tekeri'nde birkaç yazı paylaşmıştım. Neden pahalı oldukları, kışın hangilerinin tercih edilmesi gerektiği ve birkaç ürün incelemesiyle birlikte sportif anlamda bisiklet giyimine ilişkin bildiklerimi anlatmıştım.

Şimdi ise işin biraz daha günlük hayat kısmına; Cycle Chic konusuna eğilmek istiyorum. Eminim ki aranızda bisikletini gün içinde sıradan işlerini halletmek için kullananlar vardır. Alışverişe, arkadaşlarınızla buluşmaya ya da kısa bir şehir turuna bisikletle çıkıyorsunuzdur. Hatta işe ve okula bisikletle gidenleriniz bile vardır. Bu gibi durumlarda kullanmak için bisiklette giyilsin diye kıyafetler üreten bisiklet giyimi markalarının ürünlerine bakmak zorunda değilsiniz. Evet, biliyorum; Rapha ya da De Marchi gibi markaların City ya da Lifestyle konsepti altında çok güzel ürünleri var ama şu anki döviz kuru hesaba katıldığında değerinin çok üzerinde bir etiket fiyatına sahip oldukları rahatlıkla söylenebilir.

Bisiklet kültürünün uzun yıllardır yerleşik olduğu ve bisikletli ulaşımın son derece sıradan bir durum haline geldiği şehirlerdeki insanları biraz incelediğinizde göreceksiniz ki hepsi oldukça sıradan kıyafetler giyiyorlar. Yani sırf bisiklet sürecekler diye kendine has tarzlarından ödün vermiyorlar. Öyle herkesin üzerinde Rapha'nın kıyafetleri yok ya da ne bileyim işte herkes arkasında üç cebi olan casual bisiklet tişörtleri giymiyor. Bisikletsizken giydiği kıyafetler neyse bisikletliyken de onları kullanıyorlar.

Bu noktada işi biraz daha somutlaştırmak için kendimden örnek vermem gerekiyor. Hayatıma bisiklet girdikten sonra alışveriş alışkanlığımda ufak tefek değişiklikler yaptım. Artık tişört ve pantolona öyle eskisi kadar çok para harcamıyorum ve aldığım şeyleri sadece bir sene ya da sezon kullanacak olduğumu bilerek alıyorum. Örneğin; Zara ya da H&M gibi markaların her bütçeye hitap eden pantolonları var. İster indirim kovalayın, ister sezonda alın. Onu sezonluk aldığınızı bilerek alırsanız; bisiklette kullanırken sürekli sağına soluna dikkat etmek zorunda kalmazsınız. Eşyalar kullanmak içindir. Süreki bir şeylerden sakınıp bisiklet üzerindeki keyfinize ket vurmayın. Pantolonun zamanla dizi çıkabilir ya da biraz bollaşabilir. Olsun, sonuçta siz onu hem bisikletli hem de bisikletsiz günlerde kullanmak için aldınız. Aynı durum tişörtler için de geçerli. Tişörtler kolay yıpranan şeyler ve bisiklet üzerinde kullandığınız tişörtleriniz hem terden hem de etraftaki tozdan ötürü sık yıkanmaya ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla daha da hızlı yıpranıyor. Bu yüzden giydiğiniz şeyleri seçerken yıpranacaklarını ve onları seneye giymeyeceğinizi bilerek almanız sizin yararınıza olur.

Bir şey ucuz ya da indirimde diye kalitesiz ya da eski moda olmak zorunda değil. Burada önemli olan vücut tipinize göre giyinebilmek. Alt bacaklarınız çok kalınsa skinny fit bir pantolon almanın çok da gereği yok. Slim fit ya da casual işinizi görecektir. Ya da normalden fazla terleyen biriyseniz koyu renk tişörtler tercih etmemeniz sizin yararınıza olacaktır, zira koltuk altı ve sırttaki koyu renk sizi rahatsız edebilir. Hava biraz serinleyecek gibi olursa diye yanınıza kalın bir şey almak istiyor ve çanta taşımaktan nefret ediyorsanız, bisikletin üst borusuna dolayın gitsin. Yeri geldiğinde çözer, üzerinize geçirirsiniz.

Gelelim şu 'paçayı temiz tutma' konusuna... Bisiklet sürerken pantolonun paçası mutlaka biraz yukarı gelir ve bu durum sizin avantajınızadır çünkü ne kadar yukarı gelirse zincire sürtme olasılığı o kadar azalır. Son dönemde kısa ve dar paça moda olmuş durumda ve açıkçası bu durum biz bisikletçilerin epey işine geldi. Dar paça demek, ayak bileğinden bağımsız hareket etmeyen paça demektir. Yani pedal çevirirken paçanın iç kısmı daha az savrulur hatta hiç savrulmaz ve ne aynakola ne de zincire sürtmez. Bol paça pantolonlarınız varsa pedal çevirdiğiniz paçanızı biraz yukarı kıvırabilirsiniz. Eh, bu noktada evden çıkmadan önce çoraplarınızı seçerken iki kere düşünmeniz gerektiğini hatırlatmam gerek çünkü bisiklette çorap modası da bambaşka bir hal almış durumda. Hem bisiklet giyimi markaları hem de alternatif çorap markaları bisiklette giyebilmeye uygun, çok da terletmeyen çoraplar üretiyorlar. Happy Socks, Fingerscrossed gibi markalara bir bakın derim.

Konuyu her kıyafet parçasına yönelik örneklerle dallanıp budaklandırmak mümkün ama yazıyı daha fazla uzatmak istemiyorum ve ayakkabıyla noktalıyorum. Bisikletinde kilitli pedal takılı olanlardan sıkça aldığım bir soru var:

''Ayağın pedaldan kaymıyor mu?''

Hayır kaymıyor çünkü şehir içinde ulaşım maksadıyla bisiklet sürerken pedala öyle çok da büyük bir kuvvet uygulamıyorum ve mümkün mertebe ayağımın ön kısmıyla pedala basmaya özen gösteriyorum. Böylece herhangi bir kayma olsa dahi pedal ayakkabımın topuk kısmına kadar ilerlemiş oluyor ve ben yeniden toparlayabiliyorum. Bisikletinizi şehir içinde yavaş kullanmanız hem sizin hem de yayaların güvenliği açısından oldukça önemli. İlla bisiklet ayakkabısı kullanmak istiyorsanız da hem şık hem de kilitli pedal özelliği bulunan Giro'nun Republic modellerine bir bakın derim.

Bisikletle veya değil, dünyanın parasını harcamadan da güzel giyinebilirsiniz. Yazıda bahsettiğim markaların sitelerine 2-3 haftada bir girip yeni birşeyler olup olmadığına bakın. Zara ve benzeri markalar hangi ürünün hangi bedeninin hangi mağazada olduğunu bile internet sitesinde paylaşıyor. Beğendiklerinizi belirleyin ve mağazaya öyle gidin. Hem zamandan kazanmış olursunuz hem de gereksiz bir sürü başka kıyafetle dikkatiniz dağılmamış olur.

1 Ocak 2018 Pazartesi

L'Eroica Nedir?

Saat sabahın dördüydü. Bir elimde diş fırçam diğer elimde diş macunum karavandan henüz çıkmış ve yüzüme vuran soğuğa aldırış etmeden yeni güne kendimi motive etmeye çalışıyordum. İnce yün içlik, forma, tayt, ayakkabı ve eldivenlerimi bir önceki geceden hazır ettiğim için ortak kullanıma açık banyodaki işlerim biter bitmez karavana dönüp hızlıca giyindim ve buz mavisi Stelbel Integrale’nin lastiklerini şişirmeye başladım. 

Biraz ilerdense hem ön hem de arka ışıkları durmaksızın yanıp sönen bir sürü bisiklet geçiyordu. Kimisi tertemiz, kimisi bir önceki günden kalma toz toprağı hala üzerinde taşıyan bir sürü çelik bisiklet birbiri ardına tek bir istikamete doğru gidiyor, az sonra başlayacak olan sürüş için başlangıçtaki yerlerini alıyordu. 

Sabahın bu saatinde herkesi uyandıran ve her anlamda geçmişteki yarış şartlarına adeta bir saygı duruşu niteliği taşıyan L’Eroica, Siena’nın Gaiole in Chianti kasabasından başlamak üzereydi… 

L’Eroica, belli bir döneme ait bisikletlerle, o dönemdeki parkur şartlarının mümkün mertebe aynısı gözetilerek koşulan ve bisikletçilerin de yine aynı şekilde kıyafetleriyle o dönemi yansıttığı bir yarış organizasyonu olarak özetlenebilir.

İtalya’nın Toskana bölgesinde düzenlenen bu yarış organizasyonu, her yıl aynı gün yapılıyor ve dünyanın dört bir yanından bir sürü bisikletçi bu küçücük kasabanın nüfusunu birkaç günlüğüne yirmiye, otuza katlıyor. Öyle ki bu yıl 7000 kişinin kayıt yaptırdığı organizasyon sayesinde civardaki oteller, iki futbol sahası büyüklüğündeki alanda bulunan karavan ve çadırlar ve o ufacık kasabadaki misafir evleri tamamen dolmuştu.

Bazıları için yarış bazıları içinse sadece sürüş olarak tanımlanabilecek L’Eroica, aynı zamanda bir fuar ortamı oluşmasına da imkan sağlıyor. Hem açık hem de kapalı alanlarda, L'Eroica'ya; yani yarışın kendisine dair her şeye rastlamak mümkün. Kıyafetler, bisikletler, yedek parçalar, usturayla sakal traşı yapan berberler, şarap tadım yerleri ve bir sürü şey daha... Hepsi o günleri iliklere kadar yaşatabilmek için tasarlanmış.

Bisikletsiz ve kıyafetsiz bile gitseniz, oradan bir bisiklet alabilir, tüm eksiklerinizi tamamlayıp yarışacak hale gelebilirsiniz zira ikinci el pazarında bir sürü kadro ve bisiklet bulmak mümkün.

Eğer klasik bisiklet tutkunuysanız, yarışmayacak olsanız dahi bu etkinliği kaçırmamlısınız. Sayısız bisiklet bulabilir, sert pazarlıklara girişebilir ve size o dönemi yaşatacak bir sürü detayın arasında harika vakit geçirebilirsiniz.

Yarış içinse 46 kilometreden 200 küsur kilometreye kadar açılan skalada kendinize en uygun parkuru seçip istediğiniz saatte yarışmaya başlayabilirsiniz. Yarış esnasında birbirinden mütevazı bisikletçiler herhangi bir sorun yaşanması halinde hemen birlik olup diğer bisikletçilere yardım ediyorlar. Yani sadece fiziki anlamda değil, manevi anlamda da o nostaljik ruh yaşatılmaya devam ediliyor. Servis istasyonları ya da beslenme noktalarında ise kekler, turtalar, geleneksel lezzetler, şarap ve bira sunuluyor. İpin ucunu kaçırırsanız yarışın sonunu getirmekte zorlanabilirsiniz. Benden söylemesi…

L’Eroica için aylar öncesinden rezervasyon yaptırmakta, organizasyonun kurulu olduğu kasabada kalınacaksa karavan kiralamakta fayda var. İnternet sitesinden katılım şartları, ödeme ve konaklama gibi konularda İtalyanca ve İngilizce bilgi almanız mümkün.

Organizasyonda çektiğim fotoğraflar için tıklayın.

Bu yazı OutdoorFitness Türkiye dergisinde Gökhan Kutluer imzasıyla yayınlanmıştır.